İlk Bilgi

Bir şeyin beyaz olduğunu nasıl anlarız? Limonun ekşi tadını nasıl hissederiz? Gülün güzel kokusunu neye göre tanımlarsınız?
Bu tarz dış dünya ile ilgili tüm tanımlamalarımızı sağlayan duyu organlarımızdır. Örneğin bulutların beyaz olduğunu gözlerimiz vasıtasıyla görürü ve tanırız. Ya da karın soğuk olduğunu ona dokunarak hissederiz. Fakat bizim algılarımız sadece duyu organlarında bitmez. Aslına duyu organları bizim dış dünyayı tanımlamamız için gerekli fakat yeterli değildir. Bunu bir örnekle inceleyerek anlamaya çalışalım.

Bir buluta baktığımızda onun beyaz olduğunu görürüz. Bu görme işleminin ilk başladığı yer bizim gözlerimizdir. Görme işlemi gözde başlar ama burada bitmez. Bulutlan bize ulaşan ışık fotonları bulutun rengi ile ilgili bilgiyi bize taşıyan birer bilgi paketçiği gibidir. Gözdeki değişik tabakalardan geçen bu ışık fotonları bazı fiziksel işlemlere maruz kaldıktan sonra en son gözün arka kısmında bulunan retina tabakasına gelir. Bu tabakada özellikle ışığa karşı duyarlı olan hücreler vardır. Bu hücreler gelen ışık fotonun niteliğine göre tepki gösterir ve biyokimyasal bir işlem başlar. Işık fotonlarının etkisiyle hücreler bir elektrik impulsu üretirler. Bu noktadan sonra artık ışık fotonunun ve gözün işi bitmiştir. Bundan sonra görmenin oluşabilmesi için başka işlemlerden geçilmesi gerekir. Bu yönüyle bakıldığında göz sadece bir dönüştürücü konumundadır. Göz kendisine gelen fotonları özelliğine göre değişik şekillerde ışık fotonlarına dönüştürür. Örneğin farklı renkler veya farklı parlaklıklara göre farklı uyarılar oluşur. Oysa görmenin gerçekleşmesi için daha birçok işlemin yapılması gerekir. Sinirler vasıtasıyla beyne iletilen bu elektrik impulsu beynin görme merkezine gelir ve burada işlemden geçirilerek yorumlanır sonuçta bizler bulutun beyaz olduğunu görürüz.

Çok yoğun ve karmaşık bir işlem olan görmenin mekanizmasını kabaca böyle özetleyebiliriz. Burada dikkat çekmek istediğimiz önemli bir nokta vardır: “Beynin görme merkezine gelen bu elektrik uyarısının beyaz olduğunun beyin tarafından yorumlanması.” Nasıl olurda beyin kendisine gelen uyarının beyaz renk olduğunu anlar. Çünkü beynin görmem merkezine ulaşan ışık değil sadece bir elektrik uyarısıdır. Beyin bu uyarının karşılığının beyaz olduğunu ve öyle yorumlanması gerektiğini bilir. Çünkü beyin bu şekilde yorumlayacak şekilde programlanmıştır. Beyaz ışığı tanımlayan elektrik uyarısının karşılığı olan bilgi beyinde zaten vardır. Ve bu uyarı geldiğinde beyaz renk görüntüsü insan beyninde oluşur.

Bunu en basit şekliyle bilgisayara benzetebiliriz. Bilgisayarda tuşlara basarak yazılar yazabiliriz. Örneğin “a” harfine bastığımızda ekranda “a” harfinin yazısını görürüz. Oysa tuşa bastığımızda klavyeden bilgisayara giden sadece bir elektrik uyarısıdır. Bilgisayar bu elektrik uyarısını yorumlar ve bunun “a” olduğunu anlayarak ekranda bu harfi gösterir. Bilgisayar bu işlemi yaparken kendisine ulaşan bu uyarıları yorumlayacak bir programa ihtiyacı vardır. Yazı yazma programı olmasa ve biz klavyedeki tuşlara basarak bu hiçbir şey yazamayız. Bu durumda bastığımız tuşlar bilgisayar için hiçbir anlam ifade etmez. Bilgisayar kendisine ulaşan bu elektrik sinyallerini yorumlayamaz.

İşte bu bilgisayar örneğindeki gibi beynimizin de kendine ait bir yazılımı vardır. Beyne gelen elektrik uyarısı bu yazılım sayesinde yorumlanıp algılanır. Yani bizim beyaz rengi görebilmemiz için bu rengin bilgisini taşıyan elektrik uyarısının karşılığı olan bilgi ve bu bilginin nasıl yorumlanacağı beyinde bulunur ve buna göre yorumlanır.

Nasıl bilgisayarın içindeki bilgiler kendi kendine durduğu yerde tesadüfen oluşamazsa insanın sahip kavramlara ait bu bilgilerde doğuşundan itibaren vardır. Örneğin bir bebek ilk defa tatsa bile limonun ekşi olduğunu bilir. Limonu tattığında buna tepki verir. Ya da etrafındaki nesneleri görüp onlara tepki gösterir. İnsanda doğumundan itibaren insan beyninde bulunan bu ilk bilginin bir yaratıcısı vardır.

Bu bilginin sahibi ve yaratıcısı her şeyi bilen üstün güç sahibi olan Allah’tır. Doğuştan sahip olduğumuz bu donanım Hz Adem’in ilk yaratılmasından beri insanlarda vardır. İnsan bu ilk bilginin öğretilmesiyle ilgili Kuran’da Adem kıssasında şöyle söz edilmektedir.

Hani Rabbin, Meleklere: “Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim” demişti. Onlar da: “Biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?” dediler. (Allah:) “Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim” dedi.

Ve Adem’e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip: “Eğer doğru sözlüyseniz, bunları bana isimleriyle haber verin” dedi.
Dediler ki: “Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın.”

(Allah:) “Ey Adem, bunları onlara isimleriyle haber ver” dedi. O, bunları onlara isimleriyle haber verince de dedi ki: “Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybını gerçekten ben bilirim, gizli tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı da ben bilirim.” ( Bakara Suresi, 30-33)

Bu ayetlerde görüldüğü gibi Hz. Adem’e ilk isimleri yani kavramların bilgisini öğreten Allah olmuştur. Rabbimizin bize bu kavramları öğretmesi sayesinde etrafımızdaki dünyayı algılar, kavrar ve tanırız. Eğer bizim beynimizde bu bilgi bulunmasaydı, çevremizdeki nesneleri görmemiz ve tanımamız imkansız olurdu.

Bu yönüyle düşünüldüğünde algıladığımız her şey yüce Rabbimizin ilmiyledir. Övülmeye ve yüceltilmeye layık olan da yalnızca O’dur. Gerçek ilim sahibi olan da O’dur. Bütün bilgimiz sahibinin yüce Allah olduğu gerçeği Bakara suresinde bizlere şöyle buyurulmaktadır:

Dediler ki: “Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın.” (Bakara Sursi, 32)


Bülent Tatlıcan

Bir cevap yazın