DNA’nın Dili

Ateistlerin 19. yüzyıldan kalma bir önyargıları vardı. “Bilim geliştikçe insanlar daha fazla inançsızlaşacak ve Tanrı düşüncesinden uzaklaşacaklardır.” Fakat gelişmeler onların beklediği gibi olmadı. Bilim ilerledikçe yapılan keşifler evrendeki ve canlılıktaki tasarım delilini ortaya koydu. Bir çok bilim adamı  bilgisizliklerinden değil, bilimin getirdiği sonuçlardan dolayı  tasarım delillerini gördüler ve inançlı olmaya tercih ettiler. Bugün “Akıllı Tasarım” düşüncesi özellikle başta ABD olmak üzere farklı ülkeden ve dinden bir çok bilim adamı tarafından kabul edilmektedir.  Bu düşünceye katılan bilim adamlarından birisi de “İnsan Genomu” projesinin yöneticisi Francis Collins’in oldu. Keşfindeki tasarım delillerini anlatan ve Eylül ayında yayınlanacak olan kitabına “Tanrının dili” ismini verdi. Daha önceleri ateist olan Collins, kendi çalışmalarından  etkilenerek, bir yaratıcının varlığına ikna olduğunu ifade ediyor. DNA’nın yapısı ve içinde barındırdığı bilgi gerçekten çok etkiliyor. Böyle bir tasarımı görmek, Rabbimizin canlılıktaki hakimiyetini görmek açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Daha önce bu konuda yazdığım bir yazıyı bu vesile ile sizlerle yeniden paylaşmak ve tüm canlıların hücrelerinde bulunan bu tasarım delilini tekrar hatırlatmak istiyorum.

 DNA’nın Dili

2001 yılı şubat ayında insan Genom Projesinin sonuçları bir basın toplantısıyla dünyaya duyruldu. Bu toplantıda bir konuşma yapan dönemin ABD başkanı Bill Clinton “Tanrı’ın yaşamı yarattığı dili öğreniyoruz’’ diyerek başladığı sözlerini “Tanrı’ın en kutsal armağanının ne kadar harika, güzel ve karmaşık olduğunu daha yakından anlıyoruz’’ diyerek tamamlamıştı.DNA’nın yapısı tüm bilim adamlarını hayrete düşürmüştü. Fakat bu yapının ötesinde insanları hayrete asıl nokta Clinton’un dediği gibi canlılığa ait bir dilin var olması oldu. Şimdi insan bedeninin yapı taşılarından başlayarak canlılığın dilini anlamaya çalışalım. Hücreler temelde proteinlerden oluşmaktadır. Proteinler ise aminoasid denilen moleküllerin belli şekillerde bir araya gelmelerinden oluşurlar.. Doğada bulunan 200 farklı aminoasidin içinden sadece 20 tanesi proteinlerde bulunmaktadır. İnsanlar varlığını sürdürebilmesi içinde bu aminoasidlerden oluşan proteinlerin hücrelerde sürekli üretilmesi gerekmektedir. Eğer bunlar üretilmezse ne hücreler kendilerini çoğaltabilir ne de varlıklarını sürdürebilir.Hücrelerin çekirdeklerinde bulunan DNA’larda bu proteinlerin ne şekilde üretileceklerini gösteren bilgilerin saklandığı birer bilgi bankasıdır. DNA molekülü, etrafında döner bir merdiven gibi kıvrılmış iki iplikçikten oluşur. Özel olarak paketlenmiş olan bu DNA açılsaydı yaklaşık 2 metre uzunluğa ulaşabilirdi. DNA’yı oluşturan Bu merdivenin trabzanları şeker ve fosfat moleküllerinden meydana gelmiş olup, nitrojenli bazlardan oluşan basamaklarla birbirlerine bağlanırlar.Merdiveni basamakları adenin (A), guanin(G), Sitozin (c) ve timin (T) isimli 4 farklı bazdır. İşte DNA’da bulunan bilginin alfabesini de bu 4 farklı baz oluşturur. Tüm DNA molekülü boyunca diziler bu bazlar sıralandığında ortaya son derece uzun bir yazı çıkmaktadır.
Eğer tüm bu bilgi ansiklobedi sayfalarında yazılmış olsaydı toplam 1milyon ansiklopedi sayfasını doldurabilirdi. Her gün, 24 saat boyunca, hiç durmadan, her saniyede insanın gen bilgilerinden bir tanesi okunacak olsa, bu işlemin tamamlanması için 100 yıl geçmesi gerekmektedir. DNA’daki bilginin kitap haline getirildiğini varsaydığımızda ise, bu kitapları üst üste koyduğumuz takdirde, kitapların yüksekliği 70 metreye erişecektir.
DNA kromozom adı verilen 23 çift özel bölümden oluşmaktadır. Eğer DNA ‘yı her biri ortalama yaklaşık 46 bin sayfadan oluşan 23 ciltlik bir dev ansiklopedi setine benzetirsek , her cildi de kromozoma benzetebiliriz. kromozomlar ise genlerden oluşmaktadır. Bunları da ansiklopedi içindeki cümleler gibi düşünebiliriz.Her gen, karşılığı olduğu protein türüne göre, sayıları 1000 ile 186.000 arasında değişen nükleotidlerin özel bir sıralamada dizilmesinden oluşur. Genlerdeki bu harflerin sıralanışı özel üçlü sisteme göre olmaktadır. Her üçlü grup proteinin yapı taşı olan bir aminoasidi kodlar. Örneğin “ATT” bir aminoasidi kodlarken “AGA” farklı bir aminoasidi kodlamaktadır. 20 farklı aminoasidin birbirinden farklı kodları vardır. Her genin başında ise aynı zamanda her insan proteininin de başında bulunan metionin aminoasidini kodlayan üçlü grup bulunmaktadır. Genin sonunda ise proteinin bittiğini belirten özel bir üçlü grup bulunmaktadır. Bunu cümlelerin sonunda konulan nokta işaretine benzetebiliriz. Bunlar DNA’nın dilinin gramer kurallarından sadece birkaçıdır. Burada söz ettiğimiz kuralların gözle görülmeyecek kadar küçük hücrelerimizin içindeki çekirdeklerde saklı olan, açıldığında iki metre uzunluğu ulaşan bir iplikçiğin üzerinde bulunan toplam 3 milyar kimyasal harften meydana gelmiş olduğunu tekrar hatırlatmak istiyoruz. Şimdi bu noktada durup düşünelim.İki metre uzunluğunda olmasına rağmen özel olarak paketlenerek hücre çekirdeğine sığdırılmış DNA kendi kendine oluşabilir mi? Böyle bir iplikçikte 1 milyon ansiklopedi sayfası bilgi kendi kendine oluşabilir mi? Bu bilgiye ait bir dil ve bu dile ait gramer kuralları kendi kendine oluşabilir mi? Bu üç sorununda cevabı elbette ki hayırdır. Üst üste duran üç tane taş görüldüğünde insanın aklına ilk gelen bunları birirnin bu şekilde yerleştirmiş olduğu düşüncesiyken, DNA’da böyle bir yapının, böyle bir bilginin ve gramer kurallarının kendiliğinden meydana geldiğini düşünmek akıl dışıdır. Burada üstün bir yaratılış ve tasarım vardır ve bizlere bir yaratıcının varlığını gösterir. Bir Kuran ayetinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

Biz ayetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Her şeyin üzerinde Rabbinin şahid olması yetmez mi? ( Fussulet Suresi, 53)

Sahip olduğumuz bedenimiz , onu oluşturan sistemler, onu oluşturan organlar, onu oluşturan dokular ve onu oluşturan hücrelerin herbiri bizim nefislerimizde Rabbimizin gösterdiği ayetlerindendir. Onun tüm yüceliği karşısında bize düşen ise sadece Rabbimize yönelmemizdir.

Bülent Tatlıcan

Bir cevap yazın